DMRY.NET  |   MYDOOM.ORG   |   ZAMANEBEBEK.COM   |   E-DIZI.COM
1- Engin Ardıç geçtiğimiz günlerde Akşam gazetesinden Sabah gazetesine geçti. Eski genel yayın yönetmeni Eski Hürriyet'li Serdar Turgut ise bunu içine sindirememiş görünüyor

SERDAR TURGUT'UN İLK YAZISI:Engin kardeşe zorunlu cevap

Gazete benim şahsi hesaplaşmalarımı yapacağım babamın malı değil, bu sayfalar kamuoyuna ait.

Biz de yazı yazma, haber koyma işimizi kamuoyuna saygı ilkemiz çerçevesinde yapabilirsek ancak o zaman bu işi açık alınla hallederiz

Sabah gazetesi artık âdet haline gelmiş olanı yaptı ve yeni yazarı Engin Ardıç’ın biraz daha reklamını yapmış olmak için geçen pazar ekinde iki tam sayfa röportaj yayınladı.

Engin arkadaşım olduğu ve birlikte bir tarihimiz bulunduğu için tahmin ediyorum ki; bu mülakatı Türkiye’de en fazla ilgiyle okuyan kişi ben olmalıyım. Genelde keyif de aldım dediklerinden.

Ancak konuşmasının bir yerinde AKŞAM gazetesi ile ilgili bir değerlendirmesi var ki; buna bir cevap vermeye kendimi mecbur hissettim.

Bu lafları okuyunca ‘acaba Engin ayrıldığı kurum hakkında bunları söyleyerek kendi ayrılışına siyasi-sosyal bir kılıf mı giydiriyor’ diye düşündüm. Çünkü malum, bizim ülkemizde gazeteciler bir kurumdan diğerine sadece daha iyi para koşulları olduğu için geçmezler. Bu işlemler hakkında mutlaka efsaneler yaratılır. Gazeteci ya gazetesinin politikasına karşıdır ya da genel yayın yönetmenine gerçek neden yerine böyle şeyler anlatılır.

Engin ayrılmadan önce AKŞAM gazetesinden hayli rahatsızmış, böyle diyor. Başta gelen nedeni gazetenin son aylarda havasının değişmesiymiş. Gazete ulusalcı gazete havasına girmiş. (Bu benim için yeni bir haber).

Hatta biz Ergenekon haberlerini de vermemişiz. Bu da Engin’de rahatsızlık yaratmış. Bu haberler konusunda sonra söyleyeceğim birkaç şey de olacak ama şimdi asıl konudan çıkmayayım.

Bunları bana da söylediğini açıklamış Engin ve Oray’ı da şahit göstermiş.

Evet; aynen söyledi. Madem Oray’ı şahit gösterdi, ben de gerekirse onun şahitliğine başvurabilirim.

Bunları duyduktan sonra ben de Engin’e bazı şeyler söyledim. Madem konu açıldı, onları aktarayım bari de tamamlansın her şey.

Üçümüz yemekteyken, Engin Sabah’a geçebileceğini çünkü iyi para istediğini söyledi. Ben de hiç düşünmeden kendisi için çok mutlu olduğumu, bir gazeteci arkadaşımın yaptığı işten dolayı iyi para kazanmasının benim için her zaman mutluluk veren bir şey olduğunu söyledim ve hatta ‘inşallah beklentin olur’ diye de ekledim. Çünkü bu benim açımdan marjinal fayda teorisine giren bir gelişmeydi. Engin kârlı çıkacaktı, ben ise zararlı çıkmayacaktım. Tüm ekonomistlerin anlayabileceği ve destekleyeceği bir gelişmeydi bu.

Sunset Restorant’taki yemekte konuşuyoruz bunları. Sonra ben, ‘beklentileri olursa bundan sonraki yemekleri onun ısmarlayacağını ve hatta pahalı şarap içeceğimizi’ söyleyerek şaka da yaptım.

Amacım biraz soğumuş havayı ısıtmaktı. Çünkü Engin bu tür deklarasyonları sinirli bir ifadeyle yapabiliyor ve aksini söylememize rağmen sinirlenecek bir şey olmayabileceğine katiyen inanmayabiliyor.

Sonra ulusalcı gazete yorumunu da yaptı bana. İşte o aşamada ‘kendi gidişine kılıf giydiriyor’ diye düşündüm. Ben de ona ‘Peki Engin, bana bir tek manşetimizi, gazete olarak tavrımızı örnek olarak göster de ben de anlamlandırabileyim bu yorumunu’ dedim. Tahmin ettiğim gibi kafasında somut bir tavrımız yoktu. Sadece Engin kendisiyle aynı düşünmeyen ve evet ‘ulusalcı’ diye tanımlanabilecek tavırları bulunan diğer bazı yazarlarımıza kızıyormuş. Bunun üzerine koskoca Engin Ardıç ve Oray Eğin’in bulunduğu masada gazetecilik 101 dersi (bilmeyenler için üniversite jargonunda başlangıç sınıfını işaret eder bu) verirmişim gibi konuşmak zorunda kaldım.

Sıkıcı olmamak için -çünkü okuyucuların bunu zaten bildiklerine eminim- özet geçeceğim bunu. “Bir büyük gazetede her görüşten farklı bakış açısında yazar olmasının hem kaçınılmaz hem de yararlı olduğunu, toplumun her kesimine hitap etmemizin zorunluluk olduğunu söyledim. Benim açımdan gazetenin birinci sayfası önemlidir. Orada ne AKP yandaşlığı ne de ulusalcı tavır görebilirsiniz. Kimse de gösteremez” dedim.

Engin şimdi ayrıldı, gazetenin yazar renkliliğinde eksilme tabii ki oldu. Ulusalcı olarak katiyen nitelendirilemeyecek çok sayıda kaliteli yazarımız var. Ulusalcılara yakın duran esaslı yazarlarımız da...

AKŞAM için sadece övünülecek bir durum bu.

Açıkça söyleyeyim; ben bir yazarın başka yazarlardan sadece görüşleri nedeniyle bu şekilde rahatsız olmasına ilk kez rastlıyorum. Bizim meslek fikir özgürlüğüne dayanır. Bunu kabul ettiğinizde beğenmediğiniz insanların da yazmasından şikayet etmemek, doğal tavır olarak benimsenir diye sanıyordum, yanılmışım. Galiba bu olmuyormuş.

Konuşma denilen şey bu şekilde oldu.

Ergenekon meselesine gelince, orada Engin ile tartışmamızı aşan bazı genel ilkelerden bahsedeceğim zorunlu olarak.

Benim yayın yönetmeni olarak meseleye bakışımı daha iyi açıklamak açısından yine AKŞAM’da yaşadığım bir olayı hatırlatmak istiyorum sizlere. Yakın geçmişte Ankara’da ‘Atabeyler operasyonu’ adlı bir gelişme vardı. Bu operasyon sürerken Ankara’daki muhabirimize bir telefon geldi ve bize bir zarf iletileceği söylendi. Bu zarfın Genelkurmay Başkanlığı’nın önünde verileceği söylendi. Teslim yeri bana söylenir söylenmez ‘komplo var, dikkatli olun’ dedim. Neyse arkadaşlar gitti, zarfı aldı ve döndüler. Biz ertesi gün hem zarfın içindeki bilgileri haber olarak verdik hem de ‘Komplo’ başlığıyla zarfın bize nasıl ve hangi yollardan iletildiğini okuyucumuza anlattık.

Gazeteyi devlet içindeki güç savaşına alet etmem, bizi aptal yerine de koydurmam. Komplo böylece amacına ulaşamadı.

Ergenekon olayına gelince... Bakıyoruz birtakım kişiler gözaltına alınıyor, avukatla görüşme yasağı ve yayın yasağı getiriliyor, bazı kaynaklardan sürekli olarak gözaltına alınanları suçlayan ağır bilgiler sızdırılıyor. Ve yayın yasağı konulmuş olmasına rağmen bir grup gazete sürekli bu bilgilere dayanıp yayınlar yapıp duruyor.

Ben arkadaşlara ‘Bırakın haber atlamış olalım. Önemli olan insan hakları’ dedim. Bu gazete o anda savunmasız olan insanlar hakkında yargısız infaz yapmaz, dava açılmasını bekleriz. Mahkemelerde söylenenler kamuoyunun malıdır, biz de onları noktasına virgülüne dokunmadan yayınlarız.

Anlayacağınız; Engin’in sinirlerini bozmuş olan Ergenekon operasyonu tavrımız, açıkçası benim mesleki onurumdur.

Gazete benim şahsi hesaplaşmalarımı yapacağım babamın malı değil, bu sayfalar kamuoyuna ait. Biz de yazı yazma, haber koyma işimizi kamuoyuna saygı ilkemiz çerçevesinde yapabilirsek ancak o zaman bu işi açık alınla hallederiz.

Kötü niyetli kullanılmaya çok açık bir meslek dalında eğer etik bazı çıpalarla sağlam limanlara bağlı olmaz, böyle ‘ulusalcı mı değil mi’ palavralarıyla vakit geçirmeye çalışırsak öyle fırtınalı denizlere açılabiliriz ki; emin olun kısa sürede batıveririz.

Engin, gazete hakkında canı sıkıldığı günlerde bana bir telefon açsaydı, ben ona neyi, neden yaptığımızı anlatırdım. Umarım gazete değiştirme nedenleri arasında bunlar yer almıyordur. Bu şekilde konuşması inşallah gidişine siyasi kılıf hazırlamaktan ibarettir.

Küsme, kızma yok. Sen diyeceğini dedin, ben de konuştum. Artık unutalım böyle şeyleri de bir kadeh içelim. Ortak şahidimizi de alalım, bir sürpriz yapalım ona. Bu sefer de o bayılsın paracıkları.

AKŞAM ** 05.03.2008

ENGİN ARDIÇ'IN CEVABI: Ofuna Of

Serdar kardeş... "Engin kardeş" numarasını bırak... Senden üç yaş büyük olduğuma göre, "kardeş" küçümsemesi yakıştı mı, otur düşün...
(İyi de, biz buraya bir gün birtakım ağabeylere öbür gün birtakım kardeşlere laf yetiştirmeye mi geldik yahu?)
Serdar kardeş... Yönettiğin gazeteden ayrılmama "siyasi-sosyal bir kılıf aradığımı" yazmışsın..
Hayır, kılıf aramıyorum. Belirleyici nedeni herkese açıkladım: Sizin verdiğinizden daha çok maaş veriyorlar.
İkincisi de, Sabah'ın her bakımdan sizin "iki misliniz" olması tabii.
Şunu da açıklığa kavuşturalım: DEDİKODUSUNU YAPTIĞINIZ VE BUNA BİRTAKIM POLİTİKACILARI DA İNANDIRDIĞINIZ RAKAM, PALAVRADIR... ŞEREFİM VE NAMUSUM ÜZERİNE YEMİN EDERİM Kİ, SABAH GAZETESİ'NDEN YA DA HERHANGİ BİR KİŞİ YA DA KURULUŞTAN 500 BİN DOLAR ALMADIM.
Ağzımı açmayacak, iftiraları ve hakaretleri sineye çekecektim ama, dayanamadım işte.
Fakat bir yan nedeni de var, üçüncü sırada gelir ancak, o da, Şirin Sever'e de söylediğim şeydir: Senin gazeten, ben girdiğimde liberal ve demokrat bir gazeteydi, ben çıktığımda ulusalcı. "Burası büyük gazetedir, her görüşten yazar vardır" numarasını kimse yemez, boşuna uğraşma, herkes gülüyor...
"Bu benim için yeni bir haber" demişsin, bu cümlenin bir tek anlamı var: Ben kendi gazetemi okumuyorum!
Acaba ulusalcı bir çizgiye gelmediğiniz için mi, benim yerime düşündüğün iki isim Bekir Coşkun ve Nihat Genç oldu, ha? Gazetene demokrasi mi katacaktı bu isimler?
Serdar kardeş... Unutmadan... Bir üst kata çık, orada bir adaşın var, Serdar Çaloğlu, ona benden selam söyle.
Fakat, güvenilir ve sözünün eri bir adam değildir, ilişkilerinde dikkatli ol!
Çünkü bana telefonda "tazminat istemeyeceğini" söyledi, "dostça ayrılalım" dedi, arkasından noter kanalıyla "ihtarname" gönderdi. Lafını çiğnedi. Üstelik "kıstelyevm esasını" kabul ettiği halde şimdi yan çiziyor.
Gazeteniz, 16 Şubat günü kendisinde yayınlanan veda yazımdan haberi olmadığını iddia edebiliyor! Çaloğlu, bu yazıdan iki gün önce, 14 Şubat günü yaptığımız görüşmeyi yok sayabiliyor! Beni birdenbire Sabah'ta görünce şaşırmışlar! Vah vah vah...
Şimdi mahkemeye gideceğiz ve son sözü hâkim söyleyecek.
Bunda sanırım senin uyuz ve gıcık mizah anlayışınla arkamdan "Engin trilyoner oldu" yazmanın etkisi olmuştur... Bu saçmalığı ciddiye alacaklarını düşünmedin.
Sana hemen her yemek yediğimizde "bu sefer de benden olsun" dediğimi unutup, "ne demek efendim, gazete ödesin" dediğini unutup, arkamdan beni "beleşçi" töhmeti altında bırakacak laflar etmekten de utanmadın.
Şaka olarak söylediğim "Petrus ısmarlamam, Köpeköldüren ısmarlarım" sözümü de "Engin zengin olmayı hazmedemedi" şeklinde saçmalayacak kadar arkandan anladın.
Serdar kardeş... Yazık ettiniz... Uyuzluk ettiniz... Çamurluk ettiniz...
Dost olmak istemiştim, istemediniz... Canınız sağolsun...
Yemek falan yemeyeceğiz. Selam verir miyim, bak onun da garantisi yok ha...
Şunu da bil: Aç kalsam, sokaklarda sürünsem, bir daha o gazeteye dönmem. Siz bunu yaptıktan sonra, dönmem.
Önce şubat ayından bana olan borcunuzu, içeride kalan, üzerine yattığınız yarım maaşımı ödeyin de ondan sonra bana ders vermeye kalkın, e mi?
"Para işlerine karışmam" diyorsan, "benden genel yayın yönetmeni olmaz" anlamına gelir ki, onu da ben bilemem.
Ben bir "centilmen anlaşması" yaptığımızı sanıyordum, yanılmışım. Öyle ya, bir anlaşmaya centilmen anlaşması diyebilmek için iki tarafın da centilmen olması gerekir!

SABAH ** 06.03.2008



SERDAR TURGUT'UN BUGÜNKÜ CEVABI:

Gölge boksörü olarak yazarın portresi

Bu yazının ne olmayacağını baştan söyleyeyim de dost düşman herkes rahatlasın.

Engin Ardıç ile süren tartışmamızı, ‘kim daha iyi geçirdi, öf be nasıl da yazmış adam’ tezahüratlarından, yorumlarından, daha iyi puan kazanmak yarışı haline getirmeyeceğim.

Çünkü hayatımın bu aşamasında ben hâlâ daha huzursuzluklardan besleniyor olmayı kendime yakıştıramıyorum. 53 yaşıma gelmemin de bunda etkisi mutlaka vardır tabii ki.

Engin kardeş bana kendisinin benden üç yaş daha büyük olduğunu söylediğine göre bunun bir işe yarayabileceğini katiyen düşünmemekle birlikte, huzur aramaya çalışmasını ona da tavsiye ediyorum.

İşe yaramayacak diyorum, çünkü ben Engin kadar huzursuzluktan, kızgınlıktan beslenen insana bugüne kadar rastlamadım. Bundan sonra da rastlayacağımı zannetmiyorum.

Huzursuzluk duyacağı bazı somut meseleler olursa iyi tabii ki, olmazsa da sorun değil, sorunu kendi yaratır sonra da ona kızmaya başlar. Sadece yazabilmesi için değil, gündelik rutinde var olabilmesi için huzursuzluk duyması gerekiyor.

Bunların tabii ki beni fazla alakadar etmemesi gerekiyor da o, kendisine en son huzursuzluk kaynağı olarak bizleri buldu.

Ben tamamım da, istediğini söylesin, benim de elimde kalemim ve yazacağım köşem var, veririm cevabını olur biter.

Ama bu yetmiyor ona, bir de kendi kafasında canlandırdığı AKŞAM düşüncesi var, bununla da kavga etmeye çalışıyor.

Dahası, mesleği gereği yazı yazacak konumda olmayan insanlara da laf etmiş dünkü yazısında. İnsanın içinde huzursuzluk yerleşmiş olunca gayet tabii ki kimseyle empati yapamaz, karşısındaki insanlardan katiyen olumlu bir sinyal alamaz.

Örneğin, benim bir insan olarak ‘en belirgin özelliği nedir’ diye sorulduğunda ‘verdiği sözün eridir’, ‘kontratlarına bağlıdır’ diye tanımlayacağım insana çok da ayıp yaparak, ‘sözünün eri değildir’ diye karalama yapabiliyor.

Ben o insanın bu özelliğine o kadar güvenirim ki, kendim için değil oğlum için çalıştığım halde sadece onun sözüne güvenerek bazı taahhütler altına girdim ve yine girerim de... Çünkü hayal kırıklığına uğratmadı beni.

Bu kara çalma işi aslında çok da şaşırtıcı değil. Engin, hayalinde canlandırdığı bu hayali düşmanlarla işi bitince kafasında yeni düşmanlar yaratmak zorunda yine.

Ona haksızlık yapılmış olmak zorunda hep. Ona hep yanlış davranan bazı insanların olması gerekiyor mutlaka. Olsun bunlar da Engin tanımlayabilsin kendisini.

En son olarak, geçmiş olduğu gazetedeki AKP propagandacılarından etkilendiğinden olacak, bizi ‘ulusalcı’ olarak damgaladı ve kendisinin bu gazetede ne kadar da yalnız kalmış olduğu masalını anlatmaya başladı.

Daha önce söyledim; ‘getir göster bir birinci sayfa manşetini ve buyur ulusalcılık de’ diye ama o başka yazarların köşe yazılarıyla münakaşa ediyor kendi kafasında.

Kim ulusalcı anlamıyorum; ben mi, Oray Eğin mi, Mansur Forutan mı, Ali Saydam mı, Sevim Gözay mı, Nagehan Alçı mı, Deniz Gökçe mi, Mehveş Evin mi?..

Gördüğünüz gibi çoğunluğun ulusalcılıkla teğet geçmeleri bile mümkün değil.

Gazete içi politikayı tartışmam ama Engin iki isim vererek ‘bunları düşünmediniz mi’ diye soruyor. Bekir Coşkun’u hep düşünüyordum, hâlâ daha düşünüyorum, yazısını severim. Diğer isim Nihat Genç’e gelince; o da çok iyi yazardır ama son gelişmelerde onu da düşündüğüm külliyen yalan. Hak etmediği için değil, çok da çaplı bir insan ama şu aşamada bize uymuyor, belki o da aynı şeyi düşünüyordur.

Bu köşeden insan kaynakları departmanının sorumluluk alanına giren meseleleri tartışarak vakit öldürmeyeceğim. Okuyucularımız Engin’in özlük haklarıyla ilgili şikayetleri ile ilgilenmiyor sanıyorum ama bence ortada bir kontrat varsa o kontratın gereğini yerine getirmek ve eğer getirilmiyorsa da onun da gereğini yapmak centilmenliğin bir göstergesidir.

Huzursuz yürek, kendisi tarafından uyulmayan kontratın gereklerini yapmaya çalışan bir insana ‘sözünün eri değildir’ diyebiliyor. Bu da başka bir mizah anlayışı olmalı.

Son söz: Ben ilk yazıyı yazdığımda Engin ile selamı sabahı kesmeye karar vermiştim zaten. Çünkü hayatımın bir yerinde onun olmaması, toplam hayat kalitemi artıracak diye düşünüyordum.

Dolayısıyla kendisine tavsiyem hâlâ daha üzerinde düşünmesin, o da hayatının bir köşesinden tamamen atsın beni. Aradığı huzursuzluk ortamı daha pürüzsüz olur böylece.

AKŞAM ** 07.03.2008
Tartış   Bu linki ekle...  Gizle



Yorumlar Kim oylamış İlgili linkler

Bu bilgiyi kimler oylamış

mp3